Engellilik alanında yıllardır aynı sorunlar konuşuluyor. Erişilebilirlik, eğitim, istihdam, sağlık, sosyal destek, bağımsız yaşam… Başlıklar değişmiyor. Çözüm önerileri de aslında büyük ölçüde belli. Buna rağmen birçok sorun neden hâlâ devam ediyor?
Belki de cevabı düşündüğümüzden daha basit. Çünkü engelli bireyler çoğu zaman duyuluyor ama dinlenmiyor.
Duymak ile dinlemek arasında önemli bir fark vardır. Duymak, söyleneni işitmektir. Dinlemek ise anlamaya çalışmak, dikkate almak ve söylenenleri karar süreçlerine yansıtmaktır.
Bugün engelli bireyler yaşadıkları sorunları dile getiriyor. Aileler çocuklarının eğitimden sağlığa kadar karşılaştıkları güçlükleri anlatıyor. Engelli sivil toplum kuruluşları raporlar hazırlıyor, çözüm önerileri sunuyor. Akademik çalışmalar benzer sonuçlara ulaşıyor. Aslında sorunlar bilinmeyen sorunlar değil.
Buna rağmen aynı meseleleri yıllardır yeniden konuşuyoruz. Çünkü çoğu zaman sahadan gelen sesler, politika üretme süreçlerinin merkezine yerleşemiyor.
Oysa engellilik, yalnızca mevzuat bilgisiyle yönetilebilecek bir alan değildir. Bu alanın en değerli kaynağı, yaşanmış deneyimdir. Bir kaldırımı kullanamayan kişinin anlatacağı bir ayrıntı, bazen onlarca teknik rapordan daha öğretici olabilir. Kapsayıcı eğitimde yaşanan bir sorunu, o sınıfta eğitim gören öğrenci, ailesi ve öğretmeni kadar kimse anlatamaz. Bir kamu binasındaki erişilebilirlik eksikliğini ise her gün o binaya girmek zorunda kalan engelli birey en doğru şekilde ifade eder.
İşte bu yüzden engellilik alanında en önemli bilgi, çoğu zaman sahada üretilen bilgidir.
Bu durum, kurumların ya da uzmanların bilgisini değersizleştirmez. Tam tersine, gerçek çözüm; akademik bilgi, kurumsal deneyim ve yaşanmış hayat tecrübesinin aynı masada buluşmasıyla ortaya çıkar. Bir tarafın eksik olduğu yerde, çözüm de eksik kalır.
Son yıllarda engelli hakları konusunda önemli yasal düzenlemeler yapıldı. Farkındalık çalışmaları arttı. Yeni hizmet modelleri geliştirildi. Bunlar elbette kıymetli gelişmeler. Ancak bundan sonraki en önemli adım, engelli bireylerin yalnızca hizmetlerden yararlanan kişiler olarak değil, politikaların şekillenmesine katkı sunan paydaşlar olarak görülmesidir.
Çünkü katılım, görüş sormaktan ibaret değildir. Katılım; birlikte düşünmek, birlikte planlamak ve birlikte karar vermektir.
Yerel yönetimlerden kamu kurumlarına, üniversitelerden sivil toplum kuruluşlarına kadar herkesin birbirini daha fazla dinlediği bir anlayışa ihtiyaç var. Özellikle engelli bireylerin ve ailelerinin sesinin karar mekanizmalarında daha güçlü karşılık bulması, yalnızca engellilik politikalarını değil, kamu hizmetlerinin niteliğini de artıracaktır.
Belki de artık yeni projelerden önce yeni bir yönetim kültürünü konuşmalıyız.
Konuşanların çok olduğu bir ortamda, gerçekten dinleyenlerin sayısı arttığında çözümler de çoğalacaktır.
Çünkü bazen bir sorunu çözmenin ilk adımı, yeni bir yönetmelik çıkarmak ya da yeni bir proje başlatmak değildir.
İlk adım, yıllardır aynı şeyi söyleyen insanları gerçekten dinlemektir.
Ve unutmayalım ki; dinlenen her birey kendini değerli hisseder, karar süreçlerine katılan her birey ise toplumu daha güçlü hâle getirir. Engellilik alanında gerçek değişim de ancak bu anlayış yerleştiğinde mümkün olacaktır.
Yazar: Hasan Tahsin Yazıcı – Uzman Psikolojik Danışman /Samsun Engelliler Federasyonu (SAMEF) Basın Sözcüsü / Engelli Hakları Aktivisti










