Bir kaldırım düşünün. Rampası var ama ortasına park edilmiş bir araç yüzünden kullanılamıyor. Bir kamu binası düşünün; kapısında “erişilebilir” yazıyor ama içeri girince asansör çalışmıyor. Bir eğitim ortamı düşünün; “kapsayıcıyız” deniyor ama özel gereksinimli çocuk sınıfta yalnız bırakılıyor.
Bütün bu örnekler bize aynı şeyi söylüyor: erişilebilirlik hâlâ bir tercih gibi görülüyor.
Oysa erişilebilirlik bir iyilik, bir jest ya da “imkân olursa yapılacak” bir düzenleme değildir. Erişilebilirlik temel bir insan hakkıdır. Engelli bireylerin toplumsal yaşama eşit, bağımsız ve onurlu bir şekilde katılabilmesinin ön koşuludur.
Türkiye’de mevzuat var. Yönetmelikler var. Uluslararası sözleşmelere atılan imzalar var. Ancak sahaya baktığımızda, kâğıt üzerindeki hakların günlük hayatta karşılık bulmakta zorlandığını görmekteyiz. Asıl sorun çoğu zaman yasa eksikliği değil, uygulama ve zihniyet eksikliğidir.
Erişilebilirlik yalnızca rampadan ibaret değildir. Eğitimde, istihdamda, sağlıkta, dijital hizmetlerde ve karar alma süreçlerinde erişilebilirlikten söz etmek gerekir. Bir engelli bireyin ya da ailesinin sürekli “talep eden”, “rica eden” konumunda olması başlı başına bir eşitsizliktir.
Yerel yönetimler, kamu kurumları ve sivil toplum bu noktada kilit role sahiptir. Engelli bireyleri sadece hizmet alan değil, karar süreçlerine katılan özne olarak görmek zorundayız. Çünkü erişilebilirliği en iyi, ona her gün ihtiyaç duyanlar bilir.
Unutmayalım: Bugün erişilebilirlik talep edenler yalnızca engelli bireyler değildir. Yaşlanan toplumda, geçici engellilik durumlarında, çocuklu ailelerde erişilebilirlik hepimizin meselesidir.
Bu yüzden mesele empati değil, hak meselesidir.
Erişilebilir bir şehir, erişilebilir bir okul, erişilebilir bir yaşam; yalnızca engelli bireyler için değil, daha adil bir toplum için gereklidir.
Sessiz kalmak en büyük engeldir.
Hasan Tahsin Yazıcı
Uzman Psikolojik Danışman
Samsun Engelliler Federasyonu (SAMEF) Basın Sözcüsü
Engelli Hakları Aktivisti










