Üniversiteler… Bilginin üretildiği, tartışıldığı ve topluma yön verdiği kurumlar. Özellikle engellilik gibi çok katmanlı bir alanda akademinin rolü tartışmasız derecede önemli. Hak savunuculuğu, farkındalık oluşturma, tutum değişikliği…
Bunların hepsi teorik bilgiyle değil, yaşanmış deneyimle ve sahayla kurulan bağla anlam kazanır.
Ancak bugün geldiğimiz noktada acı bir gerçek var:
Akademi konuşuyor, saha ise çoğu zaman sadece izliyor.
Üniversitelerde engelli hakları, kapsayıcılık ve farkındalık üzerine paneller, sempozyumlar, konferanslar düzenleniyor. Başlıklar güçlü, sunumlar etkileyici. Fakat bu etkinliklerin önemli bir kısmı sahadan kopuk bir çerçevede gerçekleşiyor. Yerel engelli sivil toplum kuruluşları, aktivistler, sahada birebir mücadele veren kişiler çoğu zaman bu süreçlerin dışında bırakılıyor.
Bunun yerine sıkça karşılaşılan bir tablo var:
İl dışından gelen akademisyenler, “uzman” sıfatıyla kürsüye çıkıyor, teorik çerçeveler anlatılıyor, kavramlar sıralanıyor… Sonra herkes dağılıyor.
Peki değişen ne oluyor?
Çoğu zaman hiçbir şey.
Çünkü engellilik alanı yalnızca kitaplardan öğrenilebilecek bir alan değildir. Bu alan, günlük hayatın içinde, sokakta, okulda, kurumlarda yaşanan deneyimlerle şekillenir. Bir rampanın neden işe yaramadığını, bir çocuğun neden eğitimde zorlandığını, bir ailenin sistem içinde nasıl kaybolduğunu en iyi bilenler; tabi ki o hayatı yaşayanlardır.
Akademi ile saha arasındaki bu kopukluk, yapılan çalışmaların etkisini ciddi şekilde sınırlamaktadır. Farkındalık oluşturulmak isteniyor ama sahaya dokunulmuyor. Hak savunuculuğu anlatılıyor ama hak mücadelesi verenlerle iş birliği yapılmıyor. Tutum değişikliği hedefleniyor ama toplumun gerçek dinamikleri sürece dahil edilmiyor.
Oysa çözüm çok açık:
Akademi sahaya inmeli, saha akademiye dahil edilmelidir.
Üniversiteler, engelli hakları konusunda çalışma yaparken yerel sivil toplum kuruluşlarıyla, engelli aktivistlerle ve doğrudan deneyim sahibi bireylerle birlikte hareket etmelidir. Çünkü gerçek bilgi yalnızca teoride değil, sahada üretilir. Akademik çalışmalar ancak bu iki alan birleştiğinde anlamlı ve etkili olur.
Aksi hâlde yapılan her etkinlik, iyi niyetli ama sonuçsuz bir çabaya dönüşür. Salonlar dolar, konuşmalar yapılır, fotoğraflar çekilir… Ama hayat olduğu yerde kalır.
Bu noktada akademiye düşen sorumluluk büyüktür. Çünkü bilgi üretmek kadar, o bilginin hayata dokunmasını sağlamak da akademinin görevidir. Engellilik alanında gerçek bir dönüşüm isteniyorsa, bu dönüşüm masa başında değil; sahayla kurulan güçlü bağlarla mümkündür.
Unutulmamalıdır ki engellilik, üzerine konuşulacak bir konu değil; birlikte çalışılması gereken bir alandır.
Ve belki de artık şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir:
Gerçekten çözüm mü üretiyoruz, yoksa sadece konuşuyor muyuz?
Uzman Psikolojik Danışman Hasan Tahsin YAZICI
Engelli Hakları Aktivisti
Samsun Engelliler Federasyonu (SAMEF) Basın Sözcüsü










