Engelli bir birey ya da engelli bir çocuğun ebeveyni olmak, yalnızca fiziksel ya da psikolojik zorluklarla değil, toplumun farkında bile olmadan yaralayan tutumlarıyla da mücadele etmeyi gerektiriyor. Bu tutumlar çoğu zaman açık bir nefret ya da dışlama biçiminde değil, “iyi niyetle söylenmiş” ama incitici ifadelerde, küçümseyici bakışlarda, aşırı merhametli ya da gereksizce kahramanlaştırıcı yaklaşımlarda kendini gösteriyor. İşte bu görünmez ama derin izler bırakan davranışlara “mikro saldırganlıklar” deniyor.
Bir örnek verelim: Engelli bir birey kendi başına bir kafede otururken garsonun “Yalnız mısınız?” sorusuna şaşkınlıkla bakması… Ya da bir çocuğun engelli kardeşiyle oyun oynadığı için “Ne kadar fedakâr bir ablasın!” diye övülmesi… Hatta bazen bir parkta, rampayı kullanarak geçtiğinde “Aferin, harika başardın!” diyen yabancılar…Tüm bunlar, dışarıdan bakıldığında iyi niyetli görünebilir. Ancak gerçekte bu tür davranışlar, engelliliği olağandışı, acınacak ya da aşılması gereken bir eksiklik olarak konumlandırır. Ve en çok da “eşit yurttaşlık” duygusunu zedeler.
Engelli bireyler ve aileleri, bu tür mikro saldırganlıklarla neredeyse her gün karşılaşıyor. Üstelik bu durum yalnızca kamusal alanlarda değil, eğitimde, sağlıkta ve iş hayatında da sürüyor. Örneğin bir öğretmenin, özel gereksinimli bir öğrenciye “Sınıfın moral kaynağı sensin” demesi ne kadar iyi niyetli olursa olsun, o çocuğu akademik özne değil, duygusal bir figür hâline getirir. Bir iş görüşmesinde, “Bu işi yapabileceğine emin misin?” sorusu, fırsat eşitliğinin altını sessizce oyar.
Toplum olarak çoğu zaman niyetimiz kötü değildir. Ancak iyi niyet, ayrımcılığın panzehiri değildir. Mikro saldırganlıkları fark etmek, aslında bir empati sınavıdır. Çünkü bu tutumlar, engelli bireylerin sürekli olarak “farklı” hissetmesine, “normal” olma baskısıyla yaşamasına neden olur. Bu da uzun vadede psikolojik yıpranmaya, toplumsal çekilmelere ve özgüven kaybına yol açar.
Engellilik, hayatın doğal bir parçasıdır. Ancak toplumun mikro saldırganlıklar aracılığıyla kurduğu görünmez duvarlar, engelliliği “doğal olmayan” bir duruma dönüştürür. Bu nedenle, farkında olmadan söylediğimiz her kelimeyi, attığımız her bakışı, kurduğumuz her “yardım” ilişkisini sorgulamak zorundayız.
Bir toplumun gelişmişliği, sadece rampalarının eğimiyle değil, dilinin inceliğiyle de ölçülür. Mikro saldırganlıkları fark etmek, yalnızca engelli bireyler için değil, hepimiz için daha insani bir yaşamın kapısını aralar.
Yaygın örnekler:
- “Senin gibi birinin dışarı çıkması ne kadar cesurca!”
- “Bu işi yapabiliyor musun gerçekten?”
- “Seninle konuşurken ne söyleyeceğimi bilemiyorum.”
- Engelli bireyin yerine sürekli karar vermek veya konuşmak.
- Aşırı övgü veya acıma dolu bakışlar.
- Ne yapabiliriz?
- Engelli bireyleri yardım nesnesi değil, özne olarak görün.
- Her bireyin kendi ihtiyaç ve sınırlarını sormadan varsaymayın.
- “Yardım edebilir miyim?” demek, “Ben yapayım sen karışma.” demekten daha kapsayıcıdır.
- Farkındalık eğitimi ve empati temelli dil kullanımı, mikro saldırganlıkları azaltır.
Hasan Tahsin Yazıcı
Uzman Psikolojik Danışman
Samsun Engelliler Federasyonu Basın Sözcüsü
Engelli Hakları Aktivisti










