Geçtiğimiz günlerde bir antikacının kapısından içeri girdim. Aslında yalnızca birkaç eski eşyaya bakacağımı düşünüyordum. Fakat rafların arasında dolaştıkça bir yolculuğa çıktım. Eski radyolar, pikaplar, fincanlar, saatler, plaklar, artık hangi evin duvarında asılı olduğunu bilmediğimiz tablolar…
Üstüne bir de dönem dükkan sahibi bir dönem plağını çalmaya başlayınca gerçekten insanın zaman algısı değişiyor. Bir süre sonra eşyalara değil, onların geçmişine bakmaya başlıyorsunuz.
Bir zamanlar son derece sıradan olan bütün bu eşyalar, bugün geçmişe açılan küçük pencerelere dönüşmüş durumda.
Orada dolaşırken aklıma şu soru geldi: “Bir şehrin hafızası nerede saklanır?”
İlk aklımıza gelenler genellikle tarihi yapılar, meydanlar, eski sokaklar ve anıtsal binalardır. Oysa kent hafızası yalnızca mimarinin içinde yaşamaz. Bazen bir evin salonunda yıllarca duran vitrinde, bazen aile albümündeki siyah-beyaz bir fotoğrafta, bazen eski bir dükkân tabelasında, bazen de kimsenin artık sahibini bilmediği bir eşyada saklanır. Bazen de artık var olmayan bir mekânın isminde… Samsun’da bir dönem Haşet Kitap Kırtasiye dükkanı vardı. Bizim kuşağımız için yalnızca gidilen bir mekân değildi; aynı zamanda bir buluşma noktasıydı. “Haşet’te buluşalım” demek çoğu zaman ayrıca tarif gerektirmeyen bir şehir cümlesiydi.
Yıllar geçti. Haşet kapandı. Yerine başka yerler açıldı. Şehrin insanları, alışkanlıkları ve buluşma noktaları değişti. Ama bizim için orası hâlâ “Haşet’in orası.”
Aslında bu küçücük ifade, kent hafızasının nasıl çalıştığını çok güzel anlatıyor.
Mekân yok ama adı var. Tabela yok ama tarif hâlâ onunla yapılıyor. İşletme yok ama insanların zihnindeki şehir haritasında Haşet hâlâ yerinde duruyor.
Çünkü hepimizin yaşadığı şehrin bir de görünmeyen haritası var. Resmi haritalarda bulunmayan; çocukluğumuzun, gençliğimizin, ilk buluşmalarımızın, okul yollarımızın, sevdiğimiz kafelerin, artık var olmayan sinemaların ve dükkânların işaretli olduğu kişisel bir şehir haritası… Şehir değişiyor ama biz bazen o eski haritanın içinde yaşamaya devam ediyoruz.
Şehir değişirken neyi kaybediyoruz?
Samsun da pek çok şehir gibi hızla değişiyor. Binalar yıkılıyor, yenileri yapılıyor. Sokakların çehresi değişiyor. Mahalleler dönüşüyor. Bir zamanlar herkesin bildiği dükkânların yerinde başka işletmeler açılıyor. Çocukluğumuzda gördüğümüz bazı yapılar sessizce kent hayatından çekiliyor. Elbette şehirler değişmek zorunda. Bir kenti olduğu yerde dondurmak mümkün olmadığı gibi doğru da değil. Nüfus değişiyor, ihtiyaçlar değişiyor, yapı stoku yaşlanıyor, teknoloji gelişiyor. Kentlerin de bunlara uyum sağlaması gerekiyor.
Benim asıl önemsediğim mesele başka: “Bir şehir değişirken geçmişinden ne kadarını yanında götürüyor?”
Kentsel dönüşümü yıllardır teknik yönleriyle konuşuyoruz. Riskli yapı, deprem güvenliği, emsal, arsa payı, maliyet, finansman, yeni konut…Bunların hepsi son derece önemli. Fakat dönüşümün çok daha az konuştuğumuz bir tarafı var, o da hafıza. Bir bina yıkıldığında yalnızca beton ve demir ortadan kalkmıyor.
O binanın önünde yıllarca beklenen servis, girişindeki bakkal, çocukların oynadığı bahçe, komşuların birbirini gördüğü merdiven boşluğu, balkondan izlenen sokak da değişiyor.
Belki de bu nedenle kentleri dönüştürürken yalnızca “Yerine ne yapacağız?” sorusunu sormak yetmiyor.
“Buradan geleceğe ne taşıyacağız?” sorusuna cevap aramak gerek. Kültürel miraslarımız, millet olarak bizi biz yapan özelliklerimiz işte bunlar o mahallenin, kentin, ülkenin hatta milletin kimliğini oluşturur.
Gündelik hayat da mirastır. Belki de antikacı dükkânlarını bu kadar etkileyici kılan tam olarak bu. Oradaki nesnelerin çoğu büyük tarih kitaplarına girmeyecek. Bir devlet başkanına ait değiller. Büyük bir savaşın
kaderini değiştirmediler. Bir müzede sergilenecek kadar “önemli” kabul edilmeyebilirler. Ama onlar gündelik hayatın tanıkları. Şehirlerin gerçek hikâyesinin büyük bölümü zaten gündelik hayatın içinde yazılıyor.
Sabah kepengi açılan bir dükkânda…
Akşam ışığı yanan bir evde…
Çocuğunu okula götüren bir annenin yürüdüğü kaldırımda…
Mahallelinin yıllardır oturduğu aynı bankta…
Bir arkadaşınıza yıllar sonra bile “Haşet’in orada buluşalım” derken…
Şehir hafızası tam da bu sıradanlığın içinde birikiyor. Bu nedenle kentleri korumaktan söz ettiğimizde yalnızca birkaç tarihi binayı korumaktan bahsetmemeliyiz. Sokak isimlerini, eski fotoğrafları, yerel işletmeleri, mahalle kültürünü, küçük hikâyeleri ve gündelik hayatın izlerini de kayda değer görmeliyiz.
Çünkü bir şehir bütün bunları kaybettiğinde fiziksel olarak ayakta kalabilir.Ama kendine ait hikâyesini kaybetmeye başlar.
Antikacıdan çıktığımda düşündüğüm tek şey şu oldu, oldukça sarsıcı bir soruydu benim için… “Bir gün bugünün Samsun’una ait eşyalar da antikacıların raflarına düştüğünde, onlara bakan insanlar nasıl bir şehirde yaşadığımızı anlayabilecekler mi?”, Bugün bizim “Haşet’in orası” dediğimiz yerleri, bizden sonraki kuşaklara hangi hikâyelerle bırakacağız?
Her birimizin sorumluluğu büyük; bu görev hepimizin. Aile içinde başlıyor bu hesaplaşma…Geçmişimizi geleceğe ne kadar taşıyabiliyoruz?
Duygu BİRCAN ALAÇAMLI
Y.Mühendis, Kentsel Dönüşüm ve Gayrimenkul Değerleme Uzmanı
KENTSEV Samsun İl Temsilcisi
Alaçamlı& Partners Kurucu Orta










