Acıların adamı: Necattin DEMİRTAŞ GÜNCEL
Paylaş

Acıların adamı: Necattin DEMİRTAŞ

Okumak için 'elma şekeri' sattı, ayakkabı boyadı, bulaşıkçılık yaptı. Üniversite yıllarında çorba içecek parası bile yoktu, cam kenarlarındaki simit kırıntılarıyla karnını doyurduğu anlar oldu. Sakarya'da depremden sağ kurtuldu, 'Çocuk sahibi olma' mücadeleleri eşinin 'yumurtalık kanseri'ne yakalanmasına yol açtı

İlkadım'ın sevilen ve sayılan, 'kendine münhasır' belediye başkanı Necattin Demirtaş'ın bugüne kadar olan yaşam çizgisi, yoksulluk, çile ve sıkıntı zigzaglarıyla dikkati çekiyor. Özellikle ilkokul, ortaokul, lise ve üniversite yıllarında yaşadığı sıkıntılar, devlet memuriyetiyle kısmen son bulsa da, eşinin 'kanser' olmasına yol açacak 'çocuk sahibi olma' mücadelesi, yaşamının, belki de en önemli dramı olarak çıkıyor karşısına...

YOKSULLUK DOLU GÜNLER

Necattin Demirtaş, 1955 yılında Samsun'un Kavak İlçesi Sadıklı köyünde dünyaya geldi. Köydeki zor yaşam şartları nedeniyle babası, ailesini alarak, küçük oğlu Necattin'in ileride belediye başkanlığını yapacağı, İlkadım İlçesi'nde Hastanebaşı Mahallesi'ne geldi. 2 gözlü bir evde yaşamaya başladı anne, baba ve 8 çocuktan oluşan Demirtaş ailesi... Bir gözünde çocukların, diğerinde anne babanın yattığı, ortak tencereden, (Demirtaş'ın kendi tabiriyle ortak karavana) yemek yenildiği, yoksulluk dolu günlerdi. Emrullah Efendi İlkokulu'na yazıldığında aklı okumakta değildi Necattin Demirtaş'ın. Yoksul ailesine maddi destek sağlamalıydı. Böyle düşünürken nasıl 
okuyabilirdi? İlkokul, ortaokul, derken lise ve üniversite..

'CEKETİMİ SATARIM, SENİ OKUTURUM'

Sözü Necattin Demirtaş'a bırakıyoruz:

"İlkokulda okurken elmalı şeker satmaya başladım. Büyükşehir Belediyesi'nin arka tarafında elmalı şeker yapan bir teyze vardı. Büyük Sinema'nın hemen yanında... Elmanın kilosu 5 kuruşken biz şeker halindeki elmanın tanesini 5 kuruşa satardım. Arada da ayakkabı boyayarak aileme maddi katkı sağlıyordum. İlkokul böyle bitti... Mithatpaşa'a ortaokula yazıldığımda ise bu kez Birtat Pastanesi'nde bulaşıkçı olarak buldum kendimi. Ağabeyim ise aynı işyerinde pasta ustasıydı... Aslında liseye gitmeyecektim. Bir gün, eğitim sezonunun başlamasının üzerinden 3 ay geçmiş, aralık ayı ortası, babam sofrada bana, (Sen okula gitmiyor musun?) diye sordu. İlkokul, ortaokul bitmiş, babam farkında bile değil. (Devamı yok mu bunun) dedi. Liseyi düşünmediğimi, ailemizin durumunun daha fazla eğitim almamı kaldıramayacağını söylemeye çalıştım kendimce. (Üzerimdeki ceketimi satacağım, seni liseye yazdıracağım. Okuyacaksın) dedi babam."

İZMİR... HEMŞEHRİ GRUBU BİR ARADA...

Sözün bittiği yerdi... 19 Mayıs Lisesi'ne, 3 aylık gecikmeyle de olsa yazıldı Necattin Demirtaş. 5 yıl sonra mezun olduğunda Ankara Üniversitesi Sakarya Mimarlık Mühendislik Akedemisi İnşaat Bölümü'nü kazanmıştı ancak tek dersi veremediği için akademiye kaydını yaptıramadı. Bir yıl sonra ise Ege Üniversitesi İşletme Fakültesi'ni kazanıyordu. 1970'li yılların ortalarıydı. Samsunlu, Ordulu, Trabzonlu olanlar birbirlerini buldu ve hemen bir 'hemşehri grubu' oluşturarak ev tuttular. Demirtaş, hemen ardından kendine bir iş buldu, çünkü üniversitedeydi, İzmir'deydi, hayat pahalıydı, ailesine yük olmamalıydı.

ANFİDE 'FAŞİST' DAYAĞI İLE TANIŞMA!

"Büyük bir kavganın içerisinde buldum kendimi. Sağ-sol kavgası. Liseye kadar böyle birşeyle karşılaşmamıştım. İzmir'e geldiğimde bıyıklarımı, saçlarımı uzatmıştım. Özellikle yeleli saçlarımla dikkat çekiyordum. Bir gün, anfide ders notlarıma bakarken, üzerime çullanan birileri, bıyığıma, saçıma laf atıp (Sen faşistsin) diyor, beni bir güzel dövüyorlardı. İyi bir dayak yerken 'faşist' kelimesini de ilk kez duyuyordum. Sonra öğrendim tabi ki faşistin ne olduğunu. Ege Üniversitesi'nde solcu grupların ne kadar güçlü olduğunu da öğrendim. Ondan sonra da öyle bir bıyık, bir saç bırakmadım zaten. Çünkü kendim de beğenmemiştim zaten."

KAVGA, KARAKOL VE HAPİS GÜNLERİ

Ege Üniversitesi'nde 'sol' gruplar çok güçlüydü ve yine Demirtaş'ın tabiriyle, 'Dayak yiyenler yavaş yavaş bir araya geliyor, güçlerini birleştiriyordu'... "...Ev, okul, kavga, karakol, adliye, hapishane arasında geçmeye başlamıştı günlerimiz. Tuhafıma giden şuydu; aralarında tek fakir olmayan, hayatında aç kalmamış olanlar bizleri savunuyordu. Ben, cam kenarındaki simit kırıntılarıyla beslenmiş olan ben, entel tiplerin bizim hayatımıza özenerek bizleri savunmasını anlalayamıyordum. Benim hayatım özlenecek bir hayat değildi ki... Doğru yerde olduğumu düşünüyordum ben. O günlerde yaptıklarımızın yanlış olduğunu biliyordum ama adam seni 
döverken (dur bir saniye) diyemiyordun. Bir araya gelemiyor, sürekli kavga ediyorduk. İki taraf da kendisini düşman gibi, yok edilmesi gereken kitle gibi görüyordu. Bugünün insanlarına bunlar hikaye gibi gelebilir ama hepsi gerçekti. Allah bu günleri bir daha bu ülkeye göstermesin."

'YÜREĞİNİ CIZLATAN' GENÇ KIZ: LÜTFİYE HANIM!...

1979 yılında mezun olan Necattin Demirtaş, boş gördüğü tüm memuriyetlere başvuruyor, bir an önce işe başlamak istiyordu. 'İşletme' ile alakası olmayan bir kamu hizmeti bekliyordu kendisini. Milli Eğitim Bakanlığı Ders Aletleri Yapım Merkezi'nde memur olarak göreve başladı... Bu esnada ise Samsun'da ailesi, kendisine evlenebileceği bir kız bakmaya başlamıştı bile... "Mahallede okumuş, memur olmuş 3 kişiden birisiydim. Hep (öğretmen bir bayan bulabilsem de evlensem) diye düşünüyordum. Mecidiye Çarşısı'nın girişinde Hisarbank vardı. Orada çalışan arkadaşım Necati'yi görmeye gittim bir gün. Birden Lütfiye hanım çarptı gözüme... Başka kızlar da vardı çalışan ama ben direkt onu gördüm. Yoğun bir şekilde çalışıyordu... Yüreğimde bir cızlama oldu ki anlatması çok zor..."

'EVLENMEK, TAVİZ VERMEKTİR!...'

1981 yılında nişanlandı Lütfiye hanımla, 1983 yılında da evlendi. 30 yıllık mutlu bir evliliğe, bir beraberliğe imza attılar... İlk gördüğünde Lütfiye hanımı yaşadığı 'cızlama' değil de 'aşk mıydı?' yoksa. İşte yanıtı: "Aşk, sevgi, bunlar farklı şeyler mi acaba? Platonik bir aşk yaşamadık ama yoğun duygular ve kan uyumu dediğimiz şey... İşte bunları yaşadık. Ne kadar flört ederseniz edin, evlenme aşaması, taviz verme aşamasıdır. Aslında en zor kısmı da budur. Bence evlilikte mutluluğun sırrı, tarafların birbirine tahammül edmesidir. Çok zor günlerimiz oldu ama hep birbirimize tahammül ettik, birbirimize güvendik."

KANSERE YOL AÇAN 'BEBEK' MÜCADELESİ...

Bu mutlu ve örnek birlikteliği bir çocukla taçlandırmayı çok istedi Demirtaş çifti. Buna karşın çocukları bir türlü olmuyordu. Doktorlar, operasyonlar, ilaçlar, yaşanan stres derken, 2003 yılında vazgeçtiler bu mücadeleden. Sebebi çok acıydı: Lütfiye hanım yumurtalık kanseri olmuştu. Demirtaş'a bırakıyoruz sözü bir kez daha:
"Çok istedik çocuk sahibi olmayı. Mikroenjeksiyon dahil, akla gelebilecek her türlü tıbbi tedavi ve müdahaleyi denedik. 2003 yılında Lütfiye hanımın kanser olduğunu öğrendik. Denenen tüm bu yöntemler eşimi perişan etmişti. Sağlık dengesini bozmuştu. En büyük moralcisi oldum. Allah nasip etmiyorsa onda da bir sebeb aramak lazım. Elleri ayakları tutmayan çocuklara sahip aileler tanıyorum. Sonra depremi de yaşadık biz. 1999 yılında Sakarya'da, oturduğumuz apartman yıkılınca enkazdan 1.5 yaşında bir çocuk sağ çıktı, annesi babası ise öldü. Ya bizim de de çocuğumuz olsaydı, onu orada kaybetseydik diye düşündük ve (Her şey Allah'ın takdiri) diyerek şükrettik halimize..."

"SİYASET BİZİ DUMAN ETTİ!.."

Kendisini 'iyi bir eş, babacan biri' olarak tarifleyen Necattin Demirtaş, "Eşime sorsanız o da bu tarifi yapardı sanırım. Fıtrat itibariyle ortak çok yanımız var. Benim beğenmediğimi o da beğenmez mesela. Sohbeti çok sever, çok duygusaldır. Evde iş konuşmayı hiç sevmeyiz. Siyaset bizi perişan etti aslında. Resmen duman olduk. Büyük bir koşuşturmaca içinde büyük bir sorumluluk. Hem belediye başkanı olacaksınız hem de akşam evde çayınızı rahatlıkla yudumluyacaksınız, yok böyle bir şey. Eskiden mesela, bahçe, bağ işleriyle çok uğraşırdım. Şimdi çok özlüyorum bunu yapmayı" diye anlatıyor.

TARTARIM, ÖLÇERİM, ARKAMA BAKMAM...

Başkan Necattin Demirtaş, geriye dönüp baktığında 'pişmanlık duyduğu hiç bir şey' göremediğini söylüyor. "Bir şeyi yapana kadar tartar, ölçer, biçerim. Hamleyi atarken kendimce yorumlarım. Sonra da arkama bakmadan yola koyulur, sonucuna da katlanırım."

"İŞİ GÜCÜ OLMAYAN BELEDİYEYE GİRİYOR!"

Demirtaş'a göre, 'kötü insan yoktur, kötü yönetim vardır." Belediyenin en büyük hastalığını ise, "Siyaseti bugüne kadar hep kötüye kullanmışlar" şeklinde özetliyor. "ABD'de, Batı ülkelerinde sistem işliyor. Bizde ise çalışan, başkana, yöneticisine odaklanmış. Ondan sonra da ne kadar serseri, işi gücü olmayan adam varsa dolduruyorsun belediyeye. Hiç bir yere tutunamayan, birilerini bulup belediyeye giriyor. Garibanın ise zaten bu yolu bulma şansı yok. Sonra bir bakıyorsunuz, bugün olduğu gibi bin 200 personele ulaşmışsınız. Kötü kişiye göz yumunca iyi olan personel (Ben enayi miyim) gibi bir mantık kuruyor kendince. Ayrıca çoğu zaman siyaseten bakıyorlar çalıştıkları işe..."

Başkan Necattin Demirtaş, bir dönem daha İlkadım Belediye Başkanlığı koltuğunda oturmakta kararlı. Söyleşimizin son bölümünde 'yeniden adaylığı', 'başkanlık yönetimi' ve 'hemşehricilik' konularındaki düşüncelerini kısaca şöyle aktarıyor:

"NASIL PARA KAZANILIR, ÖĞRENDİM..."

"Belediye başkanları yaşayarak görüyor bazı şeyleri. Hem iş yapacaksınız, hem siyaseti öğreneceksiniz. Zor... Hangi taşın altından kim çıkıyor? Tam bunları öğreniyorsunuz, karşınıza seçim çıkıyor, eğer kaybederseniz, yerinize gelen adam sıfırdan başlıyor. Belediyeciliğimiz son zamanlarında nereden, nasıl para kazanılır, bunları öğrenmeye başladım. Ben yaptım falan diyenleri geçin. Hiç biri idareciliği benim kadar bilemez..

"HIRSIZI YAKALARSAM ASLA AFFETMEM"

Benden kimse şantajla bir şey alamaz. Kamunun kaynağını kimseye peşkeş çektirmem. Birileri benim haberim olmadan götürebilir mi, Ahmet ağanın dükkanı değil ki burası, tek başına yönetilsin. Bin 2000 kişi var. Herkesi tek tek takip edemem. Söylediğim şudur; burada hırsız bile şartlar uygunsa çalabilir. Yapanı, yaparken yakaladığımı yakarım, asla affetmem. Seçimi kaybedeceğimi bilsem dahi affetmem.

KAVAKLILARI KORUYUP KOLLUYOR MU?

Benim için (Hemşehricilik yapıyor) demek kolaycılığa kaçmaktır. Hırsız diyemiyor, namussuz diyemiyor, (Hemşehricilik yapıyor) diyor. Peki nasıl yapıyormuşum? 26 tane müdürüm var emrimde, 3 tanesi Kavaklı. Hemşehricilik yapsam böyle mi olur? Kavaklılar arasında büyük bir grup benim partime oy vermedi. Evet, yüzde 60'lık bir desteklerini gördüm, bu da ilk kez olmuştur. Bu desteğin sürdüğüne de inanıyorum. 300 bini aşkın nüfusu olan bir ilçede 100 bini aşkın Kavaklı nüfusu, eğer tavır koyacaksa elbette belirleyici olacaktır. Sorgulama olgunluğunu gösterebilirlerse siyaseten faydalı da olurlar. Kavaklıların desteği her zaman motor gücü etkisindedir. Potaya girmenize, kazanabilirlilik oranınızı artırmanıza yol açar."

Röportaj: Muammer DİLBER/ Haber gazetesi

Yorum Yap

* Güvenlik gereği ip adresiniz saklanmaktadır. 3. şahıslara kesinlikle paylaşılmamaktadır.